|
Önemli konu
TAOİZM - BUDİZM - TOTEMİZM - İSLÂM
Müslümanlar Dünya üzerinde niçin geri kalmış toplumlar hâline gelmişlerdir İslâmiyet en mükemmel DİN anlayışı ise Çokça sorulan soru bu bana!..Ve dahi şu soru gene aydınsı çevrelerden gelen bana:
Teklik anlayışı ve insanlık anlayışı en mükemmel şekilde Taoizm;de, Budizm&;de ve hatta Yahudiliğin mistisizmi olan Kabala anlayışında mevcut... Müslümanlık ise kaba, şekilci, zorba ve savaşçı, sevgiden yoksun bir anlayış!.. İşte yaşananlar ortada!. Hâlâ sen bu savaşçı öğretiyi nasıl yüceltmeye çalışıyorsun? Öncelikle...Yüce olanın yüceltilmesi söz konusu olmaz!. Bu fark edile... İslâm, yegâne DİN anlayışıdır ve fevkinde veya yanısıra başka bir anlayış da yoktur yeryüzünde!. O ;DİN; anlayışını bize bildiren yeryüzüne gelmiş en muhteşem İnsan ve sonsuzluğun en muhteşem Ruhu olan Muhammed Mustafa aleyhisselâm da eşi ve benzeri olmayan bir Allah kulu, Rasûlü ve son Nebîsidir!.
Niçin bu böyleye gelince...
İnsanlar asırlar ve asırlar önce tanrılara tapıyorlardı... Tanrılar adına dikilen totemlere tapıyorlardı... Tanrıları sembolleştiren heykellere tapıyorlardı... Kendilerinin ötelerindeki, yerdeki veya gökteki bir varlığa tapıyorlardı. Kendilerine ulaşanların ve ulaşacakların o tanrıdan geldiğine inanarak onun adına kendi dışlarındaki bir toteme yöneliyorlardı...
Sorun şu...
Yerde veya gökte yerleşik olup, oradan dünyayı ve üzerindekileri yöneten bir tanrı veya Arapçasıyla bir ilâh olabilir miydi?
(Günümüzde bazıları, bu tanrısallığın uzayda yaşayan bir kısım toplumlara ait olduğunu söylüyorlar, ki bu, gökte tanrı var yanında da melekleri anlayışının getirdiği bir bakış açısının günümüze uyarlanmış şeklidir!)
Olayı, evrensel boyutlarda sorgulayan beyinler, evrensel gerçeklik içinde, böyle bir tanrısallığın asla sözkonusu olamayacağını fark ettiler!.
Gökte yerleşik bir tanrı olamaz, anlayışının ta asırlar öncesindeki bir açığa çıkış şekli de Çin;deki Taoizmdir!. Varlık, göz denen mekânizmaya göre her ne kadar çokluk halinde olsa da; gerçekte, tüm varlık tekil bir yapıdır; bilinç, bu tekil yapının kendine bakan gözüdür!. Bilinç kendi hakikatini algılayabildiği ölçüde, kendi özünü tanır ve bu tanımanın sonu, hakikati olan HİÇ;liğe çıkar!. Olayın sonu HİÇ;likte ;hiç olduğunu hissediştir!.
Buda ise, insanlara NİRVANA;ya ulaşmalarını önerdi son nokta olarak... Kendini et-kemik çuvalı kabullenip; ölümle toprak olup yokluğa karışacağını sananlara, kendilerinin bir bilinç varlık olduklarını; bedenin toprak olmasından sonra yaşamın devam edeceğini, Tek;ten varolmuş ;tek;ler olduklarını; beden değil kutsal ruhlar olduklarını, ruhlarını arındırırlarsa Nirvana;ya ulaşarak kutsal ruhlar şeklinde o teklik ruhunda yaşayacaklarını anlattı...
Henüz Türkiye;de bilinmeyen, fakat Dünya üzerinde yüz milyondan fazla müntesibi olduğu söylenen; Amerika;da da yayılan bir inanç türü ise gene Çin kaynaklı Falun Dafa;dır. Derinliklerinde Taoizm, açığa çıkış şeklinde ise Budizm öğretisi görüntüsü veren Falun Dafa;ya göre, bilinç ve madde aynı şeydir. Düşünce her an maddeyi, madde ise her an düşünceyi etkiler. Ana ruh her an beyni etkileyerek kendindeki özellikleri açığa çıkartır. İnsan beyni dalga olmayan bir tür madde yaratır. Dünya üzerindeki varolan her canlı sudan meydana gelmiştir. Su hayat kaynağıdır. Evren dahi sudan meydana gelmiştir der bu anlayışın 1992 deki kurucusu Shifu Li Hongzhi. Esasen siyasetle hiç bir ilgisi olmadığı söylenen bu hareket, halen Çin’de hükümete karşı en büyük muhalif güçtür ve mensupları Çin;de çok sıkı takip edilerek, yakalandıklarında işkencelerle öldürülmektedir. Olayın kökeninde ise algıladığımız kadarıyla yaşadığımız dünya görünmezlerinin bilgi yönlendirmesi mevcuttur.
Hazreti Musa öğretisi olan DİN” anlayışının düşünsel derinliğini oluşturan ve Yahudi mistisizmi olan Kabala anlayışı ise, zâhirdeki şekilci ve kavimci anlayışın ötesinde; varlığın tekilliğini, insanların ruhunun tek bir ruhtan geldiği anlayışını müntesiplerine yaydı.. Esas itibariyle bu tekilliği idrak edip, bundan dolayı, ötede bir tanrı kabul etmeyen bu anlayışın, bir yaşam ve dillendiriliş şekliydi Hazreti İSA aleyhisselâmda dillendirilen!. Babam RAB;tır tanımlaması, gerçekte, fiziksel bir tanrı-oğul ilişkisini anlatmıyor kabala öğretisindeki Tek RUH;un bireysel ruhlar şeklinde algılanışını ve o TEK RUH;tan meydana gelişini anlatıyordu. Göklere yönlendirmenin anlamı, bilinç boyutunun derinliklerinde; yaratıcı mertebe hakikatini, ruhunun şuurunun derinliklerinde hissedip yaşamak olayını sembolize ediyordu... Hazreti İsa aleyhisselâmın Sen insanca düşünüyorsun Yaratan Rab gibi değil söyleminin anlamı, beşeri şartlanma ve değer yargılarına dayalı düşünce şekli yerine evrensel gerçekler doğrultusunda olayları değerlendir, hitabıydı. Yahudiliğin özündeki seçkin kavim anlayışı, esas itibariyle, tüm Yahudilerden doğmuşları değil, kabala öğretisini kabullenip yaşayabilecek düzeyde yüksek anlayışa sahip olanlarını ifade ediyordu... (ki bu anlayışın gelişimi Masonluğun temelini oluşturmuştur.)
Buraya kadar anlattıklarımızın çıkış noktaları ve bir kısım doğru tesbitleri olmasına rağmen en büyük eksikleri ve yetersizlikleri dünyevi yaşamda yapılması gerekenler ve ölümötesi yaşam süreci için verdikleri bilgi konusudur. İnsan yapısının nasıl bir mekanizma olduğunu, beynin işlevini, ölüm ötesi yaşam şartlarına göre insanın beynini nasıl değerlendirip geleceğe dönük neler ortaya koyması gerektiğini hiç birisi söyleyememektedir. Ölüm ötesi sonsuz yaşamın aşamalarını kimse verememektedir. Oysa insan için en önemli şey ölüm ötesinde mutlu olması için neler yapması gerektiğidir.
Son NEBÎ, dünyanın kıyâmetinin Güneş’in Dünya;yı kuşatıp yutması suretinde meydana geleceğini anlatırken; bunun ötesinde, Kurânı Kerîmde yıldızların düşmesi şeklindeki tasvirlerle Galaktik kıyâmet dahi açıklanmaktadır 1400 küsur yıl evvel!. Biz bugün artık biliyoruz ki, Samanyolu Galaksisi içindeki tüm yıldızlar yörüngelerinden çıkacak ve dünyadan bakışa göre düşüyorlarmış görüntüsü vereceklerdir bir süreç sonra. Bu da, şu anda Samanyolu galaksisi üzerine hızla gelen Andromeda Galaksisinin, bizim galaksi ile çarpışması sonucu olacaktır!
Esasen, en önemli ve farkına varılması zorunlu gerçek, çeşitli ölüm=dönüşümlerle sonsuza kadar yaşayacak olan insanın, ancak Dünya;da iken neleri nasıl kazanabileceği hususudur ki bunu da yalnızca adı İSLÂM olan Allah indindeki tek DİN açıklaması ile son NEBÎ Muhammed Mustafa aleyhisselâm yapmıştır.
Totemizm, ise tüm bu anlattıklarımız yanısıra süregelmiştir dünyada...
Totemistler yalnızca Afrika veya Amerika yerlileri arasında değil, tüm dinlerin mensupları arasında yer almışlar ve yaşamlarını devam ettirmişlerdir yapıları gereği. İnsansı yaradılışları gereği olarak, totemistler, derin düşünce ve varlıklarının hakikatlerini sorgulama araştırma, kendi hakikatlerini hissedip yaşama imkânına sahip değillerdir. Daima, kendilerini ve tüm varlığı madde olarak düşünürler. Ötede bir yerde; yeryüzünde veya uzayda, aşağıda veya yukarıda bir tanrı düşünüp, ne yapıyorlarsa o tanrı için yaparlar... Yerler içerler, çoğalırlar, tapınırlar, öldürürler hep o kendi dışlarında bir yerlerde olan tanrıları uğruna! Ya da hiç bir şeye inanmazlar, totemleri kendi bedenleridir!. Etiketlerinde yazılı din veya mensubiyet adını kaldırırsanız, hiç farkı yoktur bakış açılarının birbirlerinden; giysi, görünüş ve lokal şartlanmalar dışında. Onlar tanrıları adına iyi bir şey yapacak, itaatkâr olacak ve sonuçta da tanrılarının vereceği nimetler içinde yiyip içip seks yaparak ebediyyen yaşayacaklardır. Aksi halde tanrıları onları cehennemine hapsedip orada ebediyyen azap çektirecektir.
Bu arada, her birinin “tanrı” tahayyülü, bir diğerinden değişik olduğu için de, birbirlerinin tanrısını sorgulayıp yargılayanlar, beğenmeyip inkâr edenler ve hatta bu yüzden savaş baltalarını çıkartanlar pek çoktur!. Çünkü bunlar Allah Rasûlü Muhammed Mustafa aleyhisselâmın ;LA İLAHE = TANRI (dolayısıyla tanrılık kavramı) YOKTUR; mesajının anlamını ya duymamışlar ya da duyup üzerinde düşünmemişlerdir!. Çoğunluğu ses kaydeder beyinlidir!.. Ezberler ve tekrar ederler! Söylediklerinin anlamını düşünebilme yetisine sahip değillerdir yaratılışları sonucu!.
Totemistlerdir işte bunlar da!..Şirk ehli diye de adlandırılmışlardır... Şirk kalkmadan da tevhid gerçekleşmez! Sonuçta açık veya örtülü, olay aynıdır.
Kişi ve ÖTESİNDEKİ tanrısı!.
Esasen, yukarıda sıraladığımız görüşlerin tümü de eksik, yetersiz ve insanın geleceği açısından işlevsizdir İslâm adıyla anılan DİN” öğretisi yanında. Çünkü, İSLÂM adı ile işaret edilen DİN anlayışında açıklanan sünnetullah vurgulaması ve açıklaması hiç birinde yoktur!. Dolayısıyla Sünnetullah;a dayalı bir biçimde SON NEBİden gelen insanın geleceği açısından çok önemli teklif ve uygulamalar hiç bir anlayışta bulunmaz.
Yeryüzünde yaşamış en muhteşem beyin, kişilik ve sonsuzluğun en muhteşem Ruhu Allah kulu ve Rasûlü Muhammed Mustafa aleyhisselâmın bildirdiği adı İslâm olan tek gerçek DİN anlayışını kavramış ve benimsemiş olan Müslümanlara gelince...
Onlar ötelerinde, yukarıda, gökte, uzayda bir tanrıya değil; O yüce Rasûl;ün, ALLAH adıyla işaret ettiğinin, Kurân-ı Kerîm;le açıklanan özelliklerine iman ederler... Bu konuda yakîne erip ikân sahibi olmaya çalışırlar! Bu konuda elde ettikleri yakîn yanısıra, sünnetullahı fark edip, anlayıp gereğini yaşamaya çalışırlar!..
İŞTE GELDİK BUNDAN ÖNCEKİLERLE EN ÖNEMLİ AYIRIM, FARK NOKTASINA!..
Evet, geldik, Allah Rasûlü ve son Nebî;si Muhammed Mustafa aleyhisselâm ile kendisinden öncekilerin en önemli fark ve ayırım noktasına...
İslâm adıyla tanıtılan ;DİN; anlayışının düşünsel temellerini fark etmek isteyen kişiler ister istemez tasavvuf diye isimlendirilmiş alana girerler. Bu sorgulama ve ötesindekileri idrak yolculuğu, ismi ALLAH olanı tanıma ve idrak yolculuğunun birinci bölümüdür.
Tasavvufî tabiriyle ;fenâfillah; denilen bu yolculukta, kişi kendisinin ve evrenin varlığının gerçekte ismi Allah olan indinde, ;yokluktan ibaret olduğunu; Yok;tan yaratılmış olduğunu; gerçekte yalnızca var olanın ;ALLAH; ismiyle işaret edilen olduğunu fark eder... Bu fark ediş, sonuçta kendi yok;luğunu, ;HİÇ;liğini fark etmesi realitesine erer! İdrak veya anlayışının yok olduğu noktadır bu!. ;Vahdet; anlayışından çıkılarak yürünülen seyri afâkî;de ise, önce kademe kademe tüm varlığın gerçekte birimlerden oluşmamış tek bir varlık olduğu yani tekillik-vahidiyet fark edilir; sonra kapasite elverirse bu anlayış ;ahadiyyet yani ;HİÇ;likte noktalanır!. Sonuç, mutlak karanlık yaşantısıdır; ;âmâ;dır bilinç açısından!. İsmi ALLAH olanın, ahadiyyet yani HİÇ;lik sıfatı dolayısıyla, tefekkürün söz konusu olmadığı bu mertebenin yaşantısından dahi söz edilemez!.
Ve bundan sonra nasiplileri için ;bakâbillah; kemâlâtı başlar...
Sünnetullah;da yaşam!.
Algılanan ve algılanamayan tüm yapıyı, ilminde ilmî suretler halinde kendi sıfat ve esmasıyla yaratan, yok;tan var kılan; onların, her an yeni bir şe;n (oluş) ile sonsuza dek kulluklarını ortaya koymalarını dilemiştir.Bu nedenledir ki, evren içre evrenler, belli bir sistem ve düzen içinde açığa çıkmışlardır; ve dahi varoluş amaç ve sistemlerine göre de varlıklarını oluşturan sıfat ve esmâ varoldukça yaşayacaklardır!.
İşte bu sünnetullah kapsamında, dünya üzerinde açığa çıkmış insan bilinci, bir yandan varlığın ve varlığının hakikatini anlamaya çalışırken; diğer yandan da, varlığını nasıl ve ne şekilde sürdürmesinin, yarını için nasıl daha hayırlı ve olumlu olacağını sorgulamak durumundadır!.
Buna cevap ise, en mükemmel şekliyle Allah Rasûlü ve son nebisi Muhammed Mustafa aleyhisselâm tarafından gelmiştir.
Vahye dayanan Muhammedî öğreti; tanrısal kökenli olmadığı içindir ki LA İLAHE = TANRI (tanrısallık kavramı) YOKTUR ile başlamış; ve illâ ALLAH diyerek devam etmiştir!. Tanrısallık kavramı yoktur yalnızca ismi ALLAH olan vardır, ki bu yüzden de bir dış varlığa tapınma söz konusu olmayıp; sünnetullah gereği yapılası uygulamalar yani ibadet gereklidir; denmiştir anlam itibariyle.
Evet, geçmişteki bazı tesbitlere artı olarak gelen sünnetullah bilgisi, konunun, ismi ALLAH olanı fark ettikten sonraki, en önemli bölümüdür.
İnsanın yaşamını ve geleceğini cennet edecek olan da; cehennemi yaşatacak olan da, kişinin sünnetullahı değerlendirip değerlendirmemesine bağlıdır. Yaratılışı elverenler, sünnetullahı değerlendirirler ve yaşamları, gelecekleri cennet adıyla tanımlanan mutluluk ve huzur ortamı olur!. Sünnetullahı değerlendirmeyenler de yaşadıkları günden başlayarak türlü şekillerde yanma ortamı içinde ömür sürerler.
Yani, tüm öncekilerle adı İSLÂM olan yegâne DİN arasındaki en önemli fark, ismi Allah olanı fark ettikten sonra, sünnetullahı fark edip, ona göre, yaşayıp yaşayamama farkıdır!.
Çünkü, ismi ALLAH olanı tanımakla, varlığın, kişiliğin, bilincin, suda şekerin eriyip yok olması gibi, asla yok olmamaktadır!
Taoizmin sözettiği HİÇ;liğe eren de; Nirvana;ya ulaşan da, Yehova;yı bulan da; ismi Allah olanın idrak edilemeyecek bir ahadiyyet, derûnundaki özündeki hiç;lik mertebesi olduğunu farkedip hisseden de, sonsuza kadar, kişilik sahibi bir ruh olarak yaşamak durumundadır dünya yaşamında ayrıldıktan sonra; adı ölüm olan dönüşüm ile; gideceği hangi ortamda olursa olsun!.
Bu yüzdendir ki kişi, hakikatini ne düzeyde fark ederse etsin, sonuçta, SON NEBİ;nin bildirdiği Sistem ve düzen gerçeklerine göre yaşantısına ve uygulamalarına yön vermek zorundadır. Ki bunun bir adı da sünnetullahı anlayıp ona göre yaşamaktır!.
Yaratış Sistemi gereği, herkes, yalnızca kendisinden açığa çıkanın (elleriyle yaptıklarının) sonuçlarını yaşayacağı ve yaşamakta olduğu içindir ki; SON NEBÎ Muhammed Mustafa;nın ne anlatmak istediğini kavramak herkes için en önemli yaşam gerçeğidir!.
Şimdi geliyoruz bu sohbetimiz başındaki ilk sorunun cevabına. Niçin pek çok Müslüman toplum bugünün en geri kalmış ülkeleridir yeryüzünün sorusunun cevabına.
Bir kısım toplumlar tanrıya inanmadıkları için, ötelerindeki tanrıdan bir şeyler beklemedikleri için, iş başa kalmış; kendi özlerindeki kuvveleri harekete geçirerek yepyeni atılımlar yapmışlardır.
Diğer bir bölüm toplumlarsa, yetiştikleri ekollerden gelen, güç senin varlığında, dışarıdan bekleme, kendindekini kullanmasını öğren düşüncesiyle, bütün gayretleriyle kendilerini geliştirmeye çalışmışlardır...
“Sen varlığındaki Yaratının sıfat ve isimlerinin kuvveleriyle pek çok şeyi başarabilirsin; iş ki o kuvveleri keşfet tasavvufî öğretisinin geçerli olduğu devirlerde, Müslüman toplumlar pek çok alanda Dünya’nın öncüleri olmuşlardır.
Ne yazık ki, zaman içinde DİN anlayışı, yalnızca yukarıdakini memnun edip onun rızasını kazanmak diye kabul edilip; ibadeti, yukarıdakine tapınmak diye değerlendiren anlayış yaygınlaşınca, olay rayından çıkmış ve her şeyi yukarıdakinden beklemek düşünsel sapmasını oluşturmuştur. Böylece de bir kısım Müslüman toplumların gerileme devri başlamıştır.
Kendi özündeki Yaratanın sıfat ve esmâsından kaynaklanan kuvvelerle yarınını inşâ etmek anlayışı keşfedilmediği; her şey, gerçekte var olmayan yukarıdakinden beklendiği sürece, bu anlayışın yaşandığı toplumların diğerleri yanında geri kalması doğaldır.
Müslüman toplumlara,İslâm adıyla Hazreti Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği ORİJİN DİN ANLAYIŞI anlatılmadığı sürece, bugünkü toplumsal kargaşa asla son bulmayacak; hatta daha büyük çatışmalara yol açılacaktır!.
Bugün dünya üzerinde Müslüman toplumların yaşadıkları ülkelerdeki çatışmaların sebebi, yüzyıllar içinde değişik yorumlarla örtülmüş ve saptırılmış DİN anlayışıdır!.
Kıyâmete kadar geçerli Kurân-ı Kerîm;i, çağın bilimsel gerçekleriyle bütünleşmeyen bir biçimde yorumlayan yüzyılların yorumları, Müslüman toplumlara orijin DİN anlayışıymış gibi kabul ettirildiği içindir ki, günümüzde bu çatışmalar yaşanmaktadır. Bu saptırmaların bir kısmının neler olduğunu Anladığım İslâm başlıklı önceki yazımda belirtmiştim.
Müslüman toplumların DİN anlayışının reforme edilmesi zorunluluğu artık apaçık ortaya çıkmıştır!.
Bırakın Kurân kursları ya da ilahiyat okullarında yetişmiş yetersiz bilgili din adamlarını bir yana; gökteki tanrının yanından gelip sokak kapısının üç metre dışında bekleyen meleklerden söz eden profesörlerin verdiği DİN eğitimi ile daha nereye kadar gidilebileceğini düşünebilirsiniz!.
Açık konuşayım...
Ben, bir kısım çevrelerin, amaçlı ardniyetli ve kasıtlı olarak empoze etmeye çalıştıkları şekilde, ne bir şeyhim tarikatı olan, ne bir hoca efendiyim cemaati olan, hele hele ne de müceddidlik, mehdilik iddiası içinde olan biri!.
Türkiye;de sürekli görüştüğüm birkaç aile dostum dışında hiç bir toplumsal ilişkim yoktur!. Kitaplarımı okuyanların nasıl yaşadıkları, özel hayatları, davranış biçimleri beni hiç ilgilendirmez!. Çünkü ben hiç kimsenin hocası, efendisi, önderi, lideri değilim!. Her isteyen yazılarımı okur; kendine göre değerlendirir; dilediği gibi yaşar ve sonuçlarına da katlanır!.
Ayrıca benim, uzunca bir süre (62 yaşından sonra ne kadar yaşarım bilmem), Türkiye;ye dönmeye hiç niyetim yok, herhangi bir dönüş engelim olmadığı halde!. Dolayısıyla, Türkiye;ye dönüp acaba ne yapar, diye kimse de tasalanmasın!.
Bunların yanısıra, Türkiye;deki siyasîlerle hiç bir ilişki ve iletişimimin olmadığı da zaten bütün ilgililerce bilinmektedir!.
Öte yandan, bugün okunulan görüşlerim, sekiz yıl önce Amerika;ya geldikten sonra oluşmuş fikirler değildir!. Aksine, 1967 yılında yayınladığım TECELLİYÂT ve 1986 yılında yayınlanan İNSAN ve SIRLARI isimli kitaplarımda yazmış olduğum düşüncelerimdir. DİN konusunda yaptığım yoğun ve kapsamlı araştırmalar sonucunda edindiğim kanaâtlerimdir.
Defalarca belirttiğim üzere, Dünya üzerinde hiç bir teşkilat, kurum, organizasyon içinde yer almak bir yana; onlar ile hiç bir ilişkim dahi olmamıştır bugüne kadar!. Bu konuda atılan iftiralara, her türlü ispat hakkı açıktır!.
Bunları şunun için tekrarlamakta yarar gördüm...
Bugüne kadar yazdıklarım ve yazacaklarım, maddî veya manevî hiç bir çıkar amaçlı veya beklentili değildir!.
Yalnızca, bilgi paylaşımı amaçlıdır.
İnsanları konuyu gerçekçi bir biçimde düşünmeye ve incelemeye davet gayesi gütmektedir!.
İşte bütün bunlar bilinerek, hatırlanarak konumuzu değerlendirmeye başlayalım!.
Rasûl ve Nebiler, kral veya sultan veya diktatör olarak insanları gütmek amacıyla gelmiş kişiler değillerdir!.
İnsanların yaşamlarına uyulası zorunlu kanunlar koyup, zorla onları kendilerine tâbi kılmak gibi bir dert ve amaçları da yoktur Rasûl ve Nebîlerin!.
Rasûl ve nebilerin, ne kendilerine tâbi olanlar dolayısıyla kazançları vardır ne de tâbi olmayanlar yüzünden kayıpları!.
Bugünkü devlet anlayışının olmadığı çağlarda, kabileler, yerel topluluklar halinde yaşayan insanlara ölümle birlikte yeni bir boyutta yaşamın devam ettiğini fark ettirmek, ölümötesi boyut yaşamına hazırlanmalarını sağlamak ve gerçekte varolmayan tanrılara tapınarak kendi varlıklarındaki kuvvelerden mahrum kalmamalarını sağlamak ana amaçları olmuştur!.
İsmi İSLÂM olan DİN anlayışını, hükümranlık amacıyla kullanan Emevî veya Osmanlı hanedanının İslâm devleti olduğu savı yanlıştır!. Ne onlar, ne de bugünkü başka saltanatlar İslâm Devleti değillerdir!. Belki Müslümanların saltanatı denebilir bunlara!. DİN gerçeğini, kendilerine göre kabullenmiş ve yorumlamış kişilerin saltanatlarıdır!. Oysa, DİN saltanat ve hükmetme aracı olarak kullanılamaz!.
Hazreti Muhammed aleyhisselâm, İslâm ismiyle bilinen DİN anlayışını insanlığa açıklamış Allah Rasûlü ve son Nebisidir!. Devlet Reisi veya SULTAN veya Diktatör değildir!. Tanrı olmaktan ve tanrılık kavramından münezzeh ismi ALLAH olanı açıklama misyonuyla gelmiş ALLAH RASÛLÜ Sünnetullahı okumak suretiyle de insanlığa neler yapıp nasıl yaşaması konusunda TEKLİF;lerde bulunan SON NEBÎ;dir!. Çevresindeki kişilerin bir rasûle çeşitli konularda sorular sorup cevap almaları, O Rasûlü, devlet başkanı veya sultan koltuğuna oturtmaz. Böyle kabul etmek Rasûl;ün veya Nebî;nin mertebesini tenzil sonucunu getirir!.
İslâm, ismidir DİN;in!.
DİN, devlet için değildir; yönetim biçimi değildir!.
Devlet idaresinin DİN ile alâkası yoktur!.
Devletin dini olmaz!.DİN;in devleti olmaz!.
Devlet, gerçekte insanların sağlık, huzur ve mutluluğu için oluşturulmuş kurumdur! O ülkenin tüm insanlarına eşit mesafede ve ölçüde hizmet vermekle mükelleftir!. Birbirlerine baskı ve zorlamada bulunmadığı sürece her kişinin ;DİN; anlayışına ve uygulamasına saygılı olmak mecburiyetindedir!. Devlet, mazlumun yani zulüm görenin yanında olmak, onu korumak mecburiyetindedir!. Aksi hâlde mazlûmun ahı devletin varlığına zarar getirir!.
DİN, insanlara, TEKLİF esasına dayalı olarak, bildirilmiştir!. Bu cümlenin anlamı ve getirisi olan sonuçlar çok iyi değerlendirilmelidir!.
Devlet kanunlarla yönetir insanları, emretme ve hükmetme esasına dayalı olarak!. Kuralına uymazsan devletin, kaba gücüyle cezalandırır sizi!.
DİN ise bir sistem olarak, size, neler yaparsanız yaşadığınız ana veya geleceğe dönük ne yararlarınız olacağını bildirir!. Yapmanız veya yapmamanız gereken hususları TEKLİF eder!. Buna uyup uymamak kişinin bileceği iştir; bu konuda kimsenin kimseye bildiklerini zorla uygulatma hakkı yoktur!.
DİN insanlara TEKLİF eder!.
Devlet ise insanlara EMREDER ve HÜKMEDER;!.
DİN devlet konumuna geçerse; ;Lâ ikrâhe fiyd Dîn; (Din uygulanmasında zorlama yoktur) âyeti anlamını yitirir!. Çünkü devlet konumuna geçen DİN, bu durumda TEKLİF edici konumdan çıkıp ZORLAYICI konumuna geçer!.
DİN insanın sonsuz yaşamına katkıda bulunup, onu ebeden mutlu edecek gerçekleri bilmesi için bildirilmiştir!.
Devlet ise, o günün anlayış ve şartlarına göre, akıllı ve güçlü kişilerin oluşturduğu bir yönetim kurumudur!.
DİN insanlığın yaşadığı anda ve geleceğe dönük çıkarları doğrultusunda içinde yaşadığı sistem gerçeklerini açıklar.
Devlet, kurucularının düşünce ve bakış açısına göre, insanları yaşatma ve mutlu etme amacı güder!.
İnsanlar, Dünyanın hangi ülkesinde, hangi rejim altında olursa olsun, DİN;i bildiği ve imkân bulduğu şartlar kadarıyla uygulayabilir.
İslâm;da, kimsenin kimseye DİN anlayışı veya değerlendirmesi dolayısıyla bir pâye vermesine veya aksine onu aşağılamasına yer yoktur!.
DİN anlayışı, kişinin ÖZELidir ve herkes bu özel;ini dilediği gibi muhafaza eder!. Kimsenin, başkasının özel;ine girme hakkı olamaz!.
İnsanlara, kendi anlayışlarını başkalarına zorla uygulatma amacıyla devlet yönetme hakkı tanınamaz!.
Devletin, insanların özel;ine müdahale hakkı olamaz!. Olursa, o devletin idare şekline dikta yönetimi denilir!.
Şimdi gelelim DİN konusunu nasıl değerlendirmemiz gerektiği hususuna...
Kişi, eğer Hazreti Muhammed Mustafa aleyhisselâmın Allah Rasûlü ve son Nebisi olduğunu, Allah ismiyle açıkladığı, bildirdiği Kurân-ı Kerîm;in O;na vahyolmuş gerçek ve doğru bilgiler olduğunu kabul ederse, bu şartlar altında o bir Müslümandır!. Kurân-ı Kerim;de bildirilenlerin bir kısmı doğru bir kısmı yanlıştır diyen, Kurân;ı kabul etmemiş olur!. Çünkü tamamı aynı kaynaktan ve aynı kişiden açığa çıkmıştır. Buna karşın bir kısmını değerlendirip bir kısmını değerlendiremeyen ise Müslüman olmaktan çıkmış sayılmaz!.
Bu konuda en büyük ve hatta zorunlu öncelik, Hazreti Muhammed;in Allah Rasûlü ve son Nebisi olarak kesin gerçekleri bildirmiş olduğunu, kabullenmektir.
Dileyen buna inanır, dileyen inanmaz! Herkes inancının sonuçlarını yaşar!.
Bu konuda ikinci çok önemli nokta da şudur:
Dünya üzerinde yaşayan her kişi, direkt olarak Allah Rasûlü Hazreti Muhammed;in bildirdiklerine muhataptır!. Arada asla aracı yoktur!. Hazreti Muhammed aleyhisselâmın bildirdikleri kendisine ulaştığı kadarıyla, dilediği gibi değerlendirir!.
Adı ;İSLAM olan DİN anlayışına göre...
Kişi kendisine Allah Rasûl ve son Nebisinden ulaşan bilgileri dilediği gibi değerlendirir ve bunun sonuçlarını da OTOMATİK OLARAK YAŞAR!. Bu sebeple, bir Müslümanın, hiç bir din adamına veya din teşkilâtına, organizasyonuna ihtiyacı yoktur Müslüman olmak veya Müslüman kabul edilmek için!. İnsanlar birbirlerinin bilgilerinden yararlanırlar, ama kimse kimseye tâbi olmak mecburiyetinde değildir!. Kesin hükümler bellidir. Bunun dışındaki konularda herkes anladığına göre davranır ve sonucunu da yaşar. FETVA KURTARICI DEĞİLDİR!.
Allah Rasûlü;nün bildirdiği Kurân-ı Kerîm ortadadır!. Allah Rasûlü;nün DİN konusundaki açıklamaları ortadadır!. Müslüman, bunları araştırır, sorgular, inceler ve kanaâtine göre de olayı değerlendirir!. Din konusu kişinin kendi vicdanî olayıdır!. TÂBİ OLMAK YANLIŞA MAZERET OLMAZ! Sünnetullah;ta mazerete yer yoktur!. Kişi, mazereti ne olursa olsun sonuçta elleriyle yaptığının, düşündüğünün sonuçlarını yaşar!.
Kişi, namazı yaşar veya yaşamaz; orucu yaşar veya yaşamaz, haccı yaşar veya yaşamaz, kadınsa başını örter veya örtmez, bunlar hep kişinin kendisini ilgilendirir!. Başkasını ilgilendirmez!. Bunları yapmanın getirisi de, yapmamanın götürüsü de kişinin kendisini ilgilendirir; başkasını asla ilgilendirmez!. Kimsenin bu konularda başkasını kınamaya hakkı yoktur!. Herkes kendi doğrusunu yaşamak için vardır; başkalarına hükmedip, onların, kendi istediği gibi yaşamasını sağlamak için değil!.
Müslüman, Hazreti Muhammed aleyhisselâmın bildirdiklerine iman hâlindeyken, adam öldüremez, hırsızlık yapamaz, hakkı olmayan şeye el uzatamaz, yalan söyleyemez, gıybet yapamaz, iftira atamaz! Bu hâllerden biri üzereyken ölümü yaşarsa imansız gitmesinden korkulur. Çünkü iman edilesi şeylere inanılırken onlara ters düşen şeyleri kişinin yapması mümkün değildir!.
İnsanlar Dünyaya tek gelmişlerdir ve tek gideceklerdir yeni yaşam boyutuna... Kişi kendini o sonsuzluğa hazırlamak için gelmiştir Dünya yaşamına...
Müslümanım diyen kişi, Dünya yaşamındaki çok sınırlı zamanını, kendini geliştirmek ve geleceğe hazırlamakla değerlendirmek yerine; başkalarının dedikodu ve gıybetiyle harcıyorsa; onun, kendine yaptığı zulmü, asla başkası ona yapamaz!.
Herhangi bir kişi hakkında konuştuğunuz her konu dedikodu kapsamına girebilir ve muhtemelen gıybet olabilir!. Eğer o konuştuğunuz şey o kişide varsa bu gıybet; konuştuğunuz şey o kişide yoksa bu defa yaptığınız iftiradır!...Kişiye günah olarak her duyduğunu başkasına nakletmesi yeter! uyarılarına çok dikkat etmek zorunludur. Zirâ, gıybet Kurân-ı Kerîm;de “ölmüş kardeşinin çiğ etini yemek kadar tiksindirici bir olay olarak tanımlanmıştır!. İftiranın faturası ise insanın karşısına nasıl çıkar, hayâl bile edemeyiz!. Şahidi olmadığınız konu hakkında konuşmak ve hüküm vermek çok büyük vebal getirir!.
Bu oluşum, DİN olarak anlatılan Sünnetullah sonucudur ki; kişi kendisinden açığa çıkanların sonucunu kesinlikle yaşayacaktır!. Yaşamakta oldukları, kendisinden açığa çıkmış olanların sonucudur!. Yaşadıklarından ders almayanların daha yaşayacakları var demektir!.
Evet, artık kesinlikle bilmeliyiz ki...
Dünya üzerindeki Müslüman toplumların çektikleri bütün sıkıntılar, yüzyıllar içinde yanlış yorumlar veya örf-âdetlerle harmanlanmış DİN anlayışının, toplumlarca gerçek DİN diye kabullenilip; orijin İSLÂM;dan ayrı düşülmekten kaynaklanmaktadır!.
Yanlışa devam ile doğrunun elde edilmesi asla mümkün değildir!.
Bugünkü yanlışların altında, hep, yanlış yorumların, gerçek DİN olarak insanlara kabul ettirilmesi yatmaktadır!. Bu yanlış düzeltilmedikçe, DİN konusunun gerçekleri aydınlar tarafından medya aracılığıyla topluma yansıtılmadıkça, Müslüman;ların çilesi son bulmaz!.
Sorunun çözümü, kendi doğru bildiğini zorla başkalarına kabul ettirmekte değil; elbirliği ile eldeki bilgileri temelden sorgulamaya alıp, temel gerçeklerden başlayarak, DİN anlayışımızı yeniden bina etmekte yatmaktadır!.
Bunda da iş, yaşadığımız dünyanın aydınlarına düşmektedir!.
AHMED HULÛSİ
20 Mayıs 2006
North Carolina, USA
www.ahmedhulusi.org
|